dün gece rüyamda çok kötü şeyler gördüm yine. bir kadının yiyecek sattığı bir dükkanı vardı. kalabalıktı çok. herkes bir şeyler alıyordu. bir adam geldi sonra. "spesiyalinizden istiyorum" dedi. kadın herkesin gözleri önünde kendi kollarını kesti. ve paket yaptırıp adama verdi. bu ne şimdi? böyle rüya, bilinçaltı vs. türü şeyleri anlaşılmaz şekilde film haline getiren insanlardan biri de lynch olduğu için daha önce ekşi sözlük'te yazdığım bir yazıyı buraya taşıyorum bu gazla. final döneminde tembelliğe kaçtığımı düşünebilirsiniz belki ama, hayır. anlamlı bir şey bu. yazdıklarım, adamın az çok en anlaşılır filmlerinden biri olan blue velvet ile ilgili. biraz düzenledim sadece. nedir blue velvet?
pleasantville adlı filmi izleyenlerin çoktan alışkın olduğu, her şeyin yolunda gittiği hatasız/
kusursuz insanların çaylarını yudumlayıp sağlıklı beslendiği; ilişkilerin
düzeyli yaşandığı hayal mahsülü bir kasabada açılan bir delikten acı verecek kadar gerçek kimi ortamlara akan bir film bu. kırmızı bir itfaiye aracının güneşli bir günde yavaş çekim vazifeden dönüşündeki
dingin hava ne denli rahatsız edici bir hatasızlıksa, sevişirken "vur bana" diye inleyen kırmızı rujlu
hatunun sıradışı,
olumsuz, toplumun alışık olmadığı halleri bir o kadar
çekici.
david lynch kanımca bu filminde, sinir bozucu düzenlilikte görülen dünyada dalınan rüyalara işaret etmenin yanında, "rüyasında
kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek mi" sorusu ile karşımıza çıkıyor. frank'in acımasız kanlı
kulak koleksiyonu dünyasında suç işlenmeyen kasabalar mı hayaldir yoksa diye de sorgulamakta.
haftasonu
düzeyli gece gezmeleri yaşayan her daim
hanım hanımcık iyi aile kızları ile makyajı akmış kolları çürümüş
yarı çıplak bir kadının tezatlığı david lynch'in alışılmış psikolojik oyun seansı işte.
"mavi kadife" dedikleri bir kadının elbisesi iken ne denli
tahrik edici duruyorsa bir kasabanın gökyüzünü temsil ederken o denli
durağandır ne de olsa. o kadar tuhaf bir dünyadır ki, dışarıdaki. sarışın bir kız ardıç kuşlarının temsil ettiği aşkı ararken, esmer bir kadın
ardıç kuşunun afiyetle yediği böceklerin farkındalığını yaşamakta, ve
deli olmadığının bilincinde olarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. birileri de tokadı bastıktan sonra "dua et hala hayattasın, peh" diyerek bunu ona ısrarla hatırlatır zaten.

mesela,
kötü olmak nedir?
tuhaf olan nedir? bir şarkıyı dinlerken üzülen/duygulanan/ağlayan/içlenen/eşlik eden/geçmişe dalan bir insanın yeri geldiğinde o şarkıyı bir kadından duyabilmek istediğinde o kadını "
becermek" için kulak da kesebiliyorsa; bunun açıklaması nerede aranmalıdır? bir kadın yatakta tokadı yemeden/canı acımadan içine
tutku dolamıyorken, aynı kadın çocuğunu kucakladığında yüzüne "arınmış" bir gülümseme yerleşiyorsa; gerçekten hissetmek istediği nedir? pembe
bigudili genç kızımız aldatılmayı kabul ederken aşkın gerçek yüzünün hayallerindeki gibi olmadığını anlıyorsa, esmer kadın "seni dolapta aradım dün gece" diyerek
acı gerçeklerle dolu bir hayatta bir hayalin peşinde koşmanın anlamını/anlamsızlığını paylaşıyorsa, ...
belaya bulaşmamamız gerektiği toplum tarafından sürekli beynimize itelenmiş ve aksini yaparsak beyni akmış adamlarla karşılaşabiliriz malum. ancak belaya bulaşmamak hep işin iyi yanı gibi addedilse de, biz hep cümlenin ikinci yarısının hayalini kurarız. yedinci kata çıkmak isteriz. suç ortakları ararız. insanoğlu hep arıyor. tehlikeli olanı (frank)/
yasaklananı (kulak hakkında soru sorulmayacak)/anlatılmaması gerekeni (sandy anlatmaması gereken her şeyi ilk geceden anlatır).. ancak sonra hayalden uyanırız, ve radyoda her gün aynı şeylerden bahseden birinin konuşmalarıyla "günaydın" diyerek güne başlayan,
sıradan huzurlu insanların, çizilmiş gibi duran düzenli evleriyle karşılaşırız. ve çizilmiş gibi duran insanlarla. temiz kalbiyle safça aşık, huzur verecek bir kıza "seni seviyorum" demekte zorlanmanın sebebi, hiçbir zaman beraber olmamak gereken kırmızı rujlu
bar şarkıcısı bir
kadını düşünüyor olmaktır. ancak toplumca doğru bilinen,
kötü kızlarla takılmanın pek fena olduğudur. bu yüzden ki; içimizdeki heyecan arayan ruhun
fısıltıları bu film için tabiri yerindeyse, bir kulağımızdan girer, öbür kulağımızdan çıkar. kahramanımızın da başına işte bu geliyor. çürümeye yüz tutmuş, araştırılmaması gereken "
tabu"ları temsil eden bir kulak, nihayetinde bir bedene tutunmaya devam eden "toplumun öngördüğü" sağlıklı bir kulağa dönüşüveriyor. ve o kulak ardıç kuşu sesleri duyuyor. huzurlu (?) yuvasında...
ama hayır; bu bir
aşk filmi değil. ve bence
mutlu sonla bitmiyor. çünkü ardıç kuşları
böcek yemeye devam ediyor. o böcek filmin sonunda bizim midemize de iniyor. çünkü biliyorum ki şahsım da bazen yedinci kata çıkıyor,
kırmızı rujunu sürüyor; ...:
- hit me.