Pazar, Temmuz 05, 2009

daddy i'm so sorry, so so sorry..

"itiraf.com hala var mı ya?!" varmış. e bir döneme damgasını vurmuştu tabii. hayat okulu. herkesin "toplum buna hazır değil" diyerek sakladığı şeyler vardır herhalde. toplum demişken şöyle bireylerden bahsediyorum, sapsız diye bir adam yazmış mesela bunu iki yıl önce:

"yıllar önce yaptığım bir itirafa cevaben profili 26 yaşında istanbul'da yaşayan bir kadın arkadaş 'ereksiyon ne demek ?' diye sormuştu. ben de şiddetli baş ağrısı diye cevaplamıştım. hala merak ediyorum ofiste başı şiddetli ağrıdığında millete ne dedi."

vuu-hu. neyse zaten aynı kadın "başım ağrıyor bu gece olmaz" da diyecek ne de olsa.

benim sevdiğim itiraf sitesi başka ama. post secret. arşivlerine buradan ulaşılıyor. isterseniz posta yoluyla, isterseniz direkt siteye göndererek ya da o da olmadı twitter'dan sırlarınızı gönderebilirsiniz. yeter ki anlatacak birkaç hikayeniz biraz da yaratıcılığınız olsun. ha site sahibine göre yeterince yaratıcı olamadıysanız, sırlarınız burada yer alabilir. bence, ana arşive girebilenler arasında çok bayık ve klişe olanlar da var gerçi. ama sanatsal itiraflar da var. bakın.

rahatladınız mı?

Cumartesi, Haziran 27, 2009

ıssız adamın seks hayatı

biraz demode bir konudan bahsedeceğim. daha geçen haftaya kadar ıssız adam'ı izlemiş bir insan değildim. umrumda da değildi açıkçası.

ama geçenlerde deviantjesus'la paparazzilerden zor bela kaçarak martinilerimizi yudumlamaya gitmeden önce, ıssız adam'la ilgili birkaç muhabbet döndü istiklal'de yürürken. ben zaten izlememiştim o sırada filmi ama tamamen masum hislerle izlemiş olan sevgili arkadaşım desteklenme isteği ile kendinden emin bir şekilde sordu: "ya adamla tanışıyorsun ilk sevişmelerinizde böyle saçını çekiyor, vuruyor hunharca. kalkıp gitmez misin düşünsene?" tamam tamam 'hunharca' kelimesini kullanmamıştı onu ben dedim şimdi. cevap olarak "nereme vuruyor", diye sordum sakince. ah sevgili günlük, biz büyüdük ve kirlendi dünya.

eve döndüm. soruyu görmem lazım. hayır yani bu kadar laf döndü filmin ardından her yerde, herkes birden ıssız adam oldu, kişisel iletilerde filmden replikler yer aldı, hüngür hüngür ağladı insanlar sallamadım. bana filmi izleten dinamiğe bak.. tabii ben ilk başka sadece sorulan kısma bakıp çıkacağım diye düşündüğüm için, youtube'u açtım. ama sonra izledim tamamen. sonuç: müzik güzel. güzel birkaç sahne var. ve oyunculuk kötü. burada susacağım. filmi youtube'dan izleyip sonra buradan teknik dır dır yapmak şu an içimden gelmiyor. benim niyetim soruya cevap vermek.

amacının bana reel şiddet uygulamak olmadığının bilincindeysem zaten "saçımı çekti hayvan" demem ben bir ıssız adama. "yeah beybi" derim. ancak filmde adamın kişisel gelişimini tamamlayamamış olduğu kadına yatakta bu hislerini bir yetişkin gibi aktaramamasından belli oluyor. kimse kafaya takmamış son sahneye ağlamaktan ama seks iletişimsizliği diye bir şey var cidden bu filmde. asıl sorun beyin ıssızlığı.

açıkça "ağzına tükürmek istiyorum" diyemedikten sonra sevginin bir anlamı kalır mı.. bunu düşünmek lazım. bir de ıssız adamları sevmiyorum ya. gördüğüm kadarıyla erken boşalıyorlar.

Salı, Haziran 09, 2009

ebeveyn banyosu

kuşak farkından ve kültürel çatışmalardan belki, ebeveynlerimizle ilişkilerimiz biraz sorunlu. nihayetinde bizi meydana getirdikleri için, bu projeyi istedikleri font'la yazmak istiyorlar. ancak biz kötü tohumlar, marjinlerden taşabiliyoruz. rahat olamıyoruz ya hani. gizli çevrilen işler var. bana "ateist olduğumu babam bilmiyor" diyen de oldu. "23 yaşıma gelince anneme bakire olmadığımı söyleyeceğim" deyip söyleyemeyen de. ya da aslında üniversiteye devam etmediğini. şimdi esas soru şu: peki o sırada ebeveyn banyosunda neler oluyordu?

buradaki şeyleri seviyorum.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

kabuslar, david lynch ve blue velvet

david lynch filmlerinden korkuyorum. bir korku filminden bile bu kadar korkmam belki. korkma fikrinden hiç hoşlanmadığımı da zaten, beni tanıyanlar biliyordur. acı çekmek bile bazen "acı çekeceğim sanırım" fikrinden daha kabul edilebilir geliyor.

dün gece rüyamda çok kötü şeyler gördüm yine. bir kadının yiyecek sattığı bir dükkanı vardı. kalabalıktı çok. herkes bir şeyler alıyordu. bir adam geldi sonra. "spesiyalinizden istiyorum" dedi. kadın herkesin gözleri önünde kendi kollarını kesti. ve paket yaptırıp adama verdi. bu ne şimdi? böyle rüya, bilinçaltı vs. türü şeyleri anlaşılmaz şekilde film haline getiren insanlardan biri de lynch olduğu için daha önce ekşi sözlük'te yazdığım bir yazıyı buraya taşıyorum bu gazla. final döneminde tembelliğe kaçtığımı düşünebilirsiniz belki ama, hayır. anlamlı bir şey bu. yazdıklarım, adamın az çok en anlaşılır filmlerinden biri olan blue velvet ile ilgili. biraz düzenledim sadece. nedir blue velvet?

pleasantville adlı filmi izleyenlerin çoktan alışkın olduğu, her şeyin yolunda gittiği hatasız/kusursuz insanların çaylarını yudumlayıp sağlıklı beslendiği; ilişkilerin düzeyli yaşandığı hayal mahsülü bir kasabada açılan bir delikten acı verecek kadar gerçek kimi ortamlara akan bir film bu. kırmızı bir itfaiye aracının güneşli bir günde yavaş çekim vazifeden dönüşündeki dingin hava ne denli rahatsız edici bir hatasızlıksa, sevişirken "vur bana" diye inleyen kırmızı rujlu hatunun sıradışı, olumsuz, toplumun alışık olmadığı halleri bir o kadar çekici.

david lynch kanımca bu filminde, sinir bozucu düzenlilikte görülen dünyada dalınan rüyalara işaret etmenin yanında, "rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek mi" sorusu ile karşımıza çıkıyor. frank'in acımasız kanlı kulak koleksiyonu dünyasında suç işlenmeyen kasabalar mı hayaldir yoksa diye de sorgulamakta.

haftasonu düzeyli gece gezmeleri yaşayan her daim hanım hanımcık iyi aile kızları ile makyajı akmış kolları çürümüş yarı çıplak bir kadının tezatlığı david lynch'in alışılmış psikolojik oyun seansı işte. "mavi kadife" dedikleri bir kadının elbisesi iken ne denli tahrik edici duruyorsa bir kasabanın gökyüzünü temsil ederken o denli durağandır ne de olsa. o kadar tuhaf bir dünyadır ki, dışarıdaki. sarışın bir kız ardıç kuşlarının temsil ettiği aşkı ararken, esmer bir kadın ardıç kuşunun afiyetle yediği böceklerin farkındalığını yaşamakta, ve deli olmadığının bilincinde olarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. birileri de tokadı bastıktan sonra "dua et hala hayattasın, peh" diyerek bunu ona ısrarla hatırlatır zaten.

mesela, kötü olmak nedir? tuhaf olan nedir? bir şarkıyı dinlerken üzülen/duygulanan/ağlayan/içlenen/eşlik eden/geçmişe dalan bir insanın yeri geldiğinde o şarkıyı bir kadından duyabilmek istediğinde o kadını "becermek" için kulak da kesebiliyorsa; bunun açıklaması nerede aranmalıdır? bir kadın yatakta tokadı yemeden/canı acımadan içine tutku dolamıyorken, aynı kadın çocuğunu kucakladığında yüzüne "arınmış" bir gülümseme yerleşiyorsa; gerçekten hissetmek istediği nedir? pembe bigudili genç kızımız aldatılmayı kabul ederken aşkın gerçek yüzünün hayallerindeki gibi olmadığını anlıyorsa, esmer kadın "seni dolapta aradım dün gece" diyerek acı gerçeklerle dolu bir hayatta bir hayalin peşinde koşmanın anlamını/anlamsızlığını paylaşıyorsa, ...

belaya bulaşmamamız gerektiği toplum tarafından sürekli beynimize itelenmiş ve aksini yaparsak beyni akmış adamlarla karşılaşabiliriz malum. ancak belaya bulaşmamak hep işin iyi yanı gibi addedilse de, biz hep cümlenin ikinci yarısının hayalini kurarız. yedinci kata çıkmak isteriz. suç ortakları ararız. insanoğlu hep arıyor. tehlikeli olanı (frank)/yasaklananı (kulak hakkında soru sorulmayacak)/anlatılmaması gerekeni (sandy anlatmaması gereken her şeyi ilk geceden anlatır).. ancak sonra hayalden uyanırız, ve radyoda her gün aynı şeylerden bahseden birinin konuşmalarıyla "günaydın" diyerek güne başlayan, sıradan huzurlu insanların, çizilmiş gibi duran düzenli evleriyle karşılaşırız. ve çizilmiş gibi duran insanlarla. temiz kalbiyle safça aşık, huzur verecek bir kıza "seni seviyorum" demekte zorlanmanın sebebi, hiçbir zaman beraber olmamak gereken kırmızı rujlu bar şarkıcısı bir kadını düşünüyor olmaktır. ancak toplumca doğru bilinen, kötü kızlarla takılmanın pek fena olduğudur. bu yüzden ki; içimizdeki heyecan arayan ruhun fısıltıları bu film için tabiri yerindeyse, bir kulağımızdan girer, öbür kulağımızdan çıkar. kahramanımızın da başına işte bu geliyor. çürümeye yüz tutmuş, araştırılmaması gereken "tabu"ları temsil eden bir kulak, nihayetinde bir bedene tutunmaya devam eden "toplumun öngördüğü" sağlıklı bir kulağa dönüşüveriyor. ve o kulak ardıç kuşu sesleri duyuyor. huzurlu (?) yuvasında...

ama hayır; bu bir aşk filmi değil. ve bence mutlu sonla bitmiyor. çünkü ardıç kuşları böcek yemeye devam ediyor. o böcek filmin sonunda bizim midemize de iniyor. çünkü biliyorum ki şahsım da bazen yedinci kata çıkıyor, kırmızı rujunu sürüyor; ...:

- hit me.

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

to podcast or not to podcast, that is the question!

podcast takip edip, dinleyebilme imkanı sağlayan cihazlar, "geeky" bir bakış açısıyla oldukça sevimli. farklı yöntemleri vardır ama e71 için şu şekilde anlatabilirim:

telefonunuzda menu başlığına girdikten sonra media klasörünü açın. içinde podcasting başlığı altında ayrı bir bölüm olacak. burada üç seçenekle karşılacaksınız; podcasts, directories ve search. henüz bir aboneliğiniz yoksa, search ya da directories başlıklarını kullanarak ilginizi çeken bir alanda yayınlara ulaşabilirsiniz. örneğin, arama kısmına trip-hop music yazdığınızda, telefonunuz size konuyla ilgili birkaç yayın getirecek. seçeneklerden herhangi birine tıklayarak üye olun. ya da directories başlığından, konulara göre ilerleyerek yine yayınlara ulaşabilirsiniz. ha bu da olmadı diyelim, istediğiniz podcast'in internet bağlantısını new podcast seçeneği ile kaydedip, yine üye olabilirsiniz. bundan sonra, podcasts başlığı altında bu şekilde üye olduğunuz yayınlara ulaşıp, güncelleyin. ardından istediğiniz bölümü select, download ile telefonunuza indirip dinleyin.

peki neleri dinlerseniz dünya daha güzel bir yer olur? aslında çok fazla seçenek var. ben şimdilik 10 tanesinden bahsedeceğim. belki sonra devamı çekilir.

1- idyllic music: dinleyin! uzatmayacağım.

2- the lost podcast wth jay and jack: LOST tartışan iki gencin programı. diziyi izledikten sonra "acaba black smoke o adamın kulağına kaçtığı için mi öyle oldu yoksa eşşeğin zikinden dolayı mı" türü muhabbetlere giriyorsanız, takip etmeniz yerinde olur. oldukça interaktif geçiyor üstelik, sorularınızı gönderip, teorilerinizden bahsedip yorumlar alabilirsiniz. gerçi ben bunu yapanlara deli gözüyle bakıyorum ama, olsun. eğlenceli. dinliyorum ben.

3- english as a second language podcast: "this is a man" yerine "that guy over there", "this is very boring" yerine "i am bored to death" demek isteyenlerin "podcast"i. ingilizce konuşurken kendinizi ifade ettiğinizi zannediyorsanız kesinlikle takip edin. aydınlanacaksınız cidden. ders dinliyorum havasında sıkıcı da değil. neşe doluyor insan.

4- indiefeed: müzik sebili. "indiefeed works with artists to bring you the best new music in single-song downloadable mp3s". yep! bizim için çalışıyorlar. dinlediğiniz şarkı hakkında ayrıntılı bilgi edinebileceğiniz, sadece ortalıkta olup biteni dinlemekle yetinmeyeceğinizi anlamış, bize çok yakın bir podcast bu.. teşekkür ediyorum. cidden.

5- radio lingua network - learn spanish with coffee break spanish: kahve arasında size ispanyolca öğreten podcast. ileri düzey derslere erişebilmek ücretli ancak başlangıç seviyesi derslerini indirebiliyorsunuz. şu aşamada zaten bu yeterli diye düşünüyorum. iki kişi hazırlıyorlar yayını. öğrenmek istediğiniz diğer bir dil varsa, radio lingua network'ten ispanyolca haricinde seçeneklere de ulaşabilirsiniz. güzel bir oluşum.

6- drink 'til we're funny: bir grup arkadaşın toplanıp geyik yaptığı bir yayın. şöyle bir durum var; çok eğleniyorlar. ama bazen kendinizi muhabbetine yabancı olduğunuz bir arkadaş grubunun ortasında kalmış esprilere boş gözlerle bakan insan gibi hissediyorsunuz.

7- cuddle podcast: baba kucağı gibi bir podcast. cıvır cıvır birkaç velet var ve babaları onlara masal okuyor. ancak bildiğimiz masallardan biraz farklı. günümüze uyarlanmış az çok, oldukça eğlenceli. üstelik çocuklardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmama rağmen.. ve evet, onlar da rapunzel'in saç dipleri nasıl oldu da acımadı diye düşünüyorlar. aynen benim gibi.

8- diet and fitness podcasts: kızlar bu sizin için. eğer "ben ne yediğimi kendim bile bilmiyorum, birinin bana anlatması lazım" diyorsanız, takip edebilirsiniz. sevmediğim yanı, bir program havası yok, bir metni size okuyarak bilgilendiriyor. bu biraz sıkıcı. hoş, diet ne zaman eğlenceli oldu ki..

9- this week in tech: mekanik ilerlemeyen teknolojik muhabbet. bu yüzden güzel. vakti zamanında en iyi teknoloji podcast'i seçilmiş.

10- submission and coffee (18+): "edepsiz bir şeyler dinlemek istiyorum" derseniz. aslında biraz geç kaldınız, çünkü bu yayın sona erdi. ama eski bölümleri indirebilmeniz için arşivi hala saklıyorlar. özetle, master slave ilişkisi içinde olan aşık bir çiftin başından geçenler diyebiliriz. bölümlerde müzik de var. ciddi anlamda seks de. dinleyici mektupları ve bilgilendirici metinler de. jeneriğinde "toplumunuz bu yayını dinlemenizi hoş karşılamıyorsa, farkındalık sahibi bir topluma taşının", diyordu. "o meseleyi hiç açma" demek istiyorum müsadenizle.

bundan sonrası size kalıyor.
yukarıdakiler yetmiyorsa, buradan kafanıza göre de takılabilirsiniz.
"ben de konuşacağım" diyorsanız, buradan öğrenebilirsiniz.
sesinizi duyurun derim ben.

not: "bunu kesinlikle dinlemen lazım" dediğiniz bir şey varsa, bana iletin.

Pazartesi, Mart 23, 2009

fairuz derin bulut vs. ali tekintüre: arabesk

geçen gece babylon'da fairuz derin bulut vardı. ali tekintüre eserleri ile hazırladıkları arabesk albümün konseriydi. bildiğin arabesk. babylon'da.

şimdi sahtekar davranmak istemem, ben bu arabesk şarkıları sevgili fairuz dahil olmasaydı; türk filmlerinde kulağıma çalınanlar dışında ne bilecektim, ne dinleyecektim. jazz dinleyip, popüler kültüre karşı çıkmaktan da değil bu. böyle bir insanım. ama herhalde birinin düzenlemesini ve doğru zamanda sunmasını yadırgamadım. farklı kategorilerde algılanıp bir yerinden ortak noktası olan kavramların buluşmaları ilgi çekici olabiliyor. ali tekintüre "ben yıllar önce bu şarkıları yazdığımda böyle bir şey olacağını nerden bilebilirdim" dedi konserin başında; bir süre sonra zaten dinleyiciler "karbeyaz saçımı yolasım gelir" diye efkarla bağırıyordu. bu yüzden haklıydı sanırım adam.

konserde eski albümden sinek saz ve kelebek varyete'yi çaldılar. kelebek varyete çalarken üzerime alınmak istedim kimse farkında olmasa da. bir de girişte bir kasenin içinde şu kamyon arkasına yapıştırılan parlak zeminli çıkartmalardan vardı bir sürü. üstlerinde albümdeki şarkıların isimleri yazılıydı. albüm demişken, fairuz derin bulut dinlerken bulmak istediğim maniac şeylerin çoğunu kundante'deki saf haliyle değilse de yine fazlasıyla buldum. vokallerde gonca öncel ve serkan döver var. bütün sözler ali tekintüre'ye ait. arabesk dinleyen de, ruhunda arabesk olmayan da zevk alır gibi bir his var içimde. bir de burada güzel bir yazı var albümle ilgili. dinleyin. hem için, açılırsınız.

Perşembe, Mart 12, 2009

porno özgürlük mü?

özgürlük dediğin bir yere kadar... olabilir mi?

sanırım insanları kontrol altına alabilmenin en güzel yollarından biri, onları tamamen kontrol altına almamaktır. başımıza gelen şeyler de tam anlamıyla bu. şimdi biliyorsunuz zaten türkiye'de sürekli bir şeyler kapanıyor ya da kapatılmak isteniyor. buna ister parti örneği verin, ister saç, isterseniz sizin köyde öyle deniyorsa çekinmeyin göt deyin, kapanma arzusunun önlenemez olduğu kesin. bunlardan bir örnek de, belki de göt diyenler için daha anlamlı olacaktır, porno kavramı. içinde porn, porno, tube, hardsex gibi anlamlı kelimeler içeren bütün siteleri tarayıp engellediler, bayağıdır. üşenmemişler. buna emek veren insanı bazen düşünüyorum doğrusu. gerçekten devlete hizmet etmenin doruk noktası bu olsa gerek. oo yea.

neyse işte bu yasaktan beri hepimiz tertemiz, günahsız, bembeyaz kanatlı varlıklar olduk. çocuklarımız heidi gibi ölesiye şen. kızlarımız pamuk gibi parlıyor. gençlerimiz daha kibar. mu, mi, mu, mı? bakın, daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama, heidi'yi hiç sevmem. ayrıca kimi istatistikler gösteriyor ki, pornoya erişim ve tecavüz vakalarının azalması arasında ciddi bir korelasyon var.

ama feleğin sillesini yiyen o kadınlara bir tokat da sen vurd..? bi' saniye. porno sektörü, türlü bataklıklar barındırıyordur eminim. ama farkında mısınız bilmiyorum da, bu kozmetik sektöründe de var. en berbat haliyle hem de. eğlence sektöründe de. eğitim sisteminde de. oldukça temiz gözüken pek çok yerde de. o yüzden "kötü yola düşmek" denen şeyi sadece eline almak olarak algılamamak gerek sanırım. ha bir de peki ya "erkek kısmı"? niye bir porno filmde oynayan erkeklere kötü yola düşmüş gözüyle bakılmıyor anlayamıyorum. hele ki başrol oyuncuları aksiyon halindeyken arkada 31 çekerek bekleyen adam(lar)? bilmiyorum eğer ortada bir kötü yol varsa o bu olmalı sanırım. hahaha.

aslında bu sektörü bir kariyer hedefi olarak görenler var. para kazanıyorlar, mesai saatleri, tatil günleri var, belirli kurallar çerçevesinde istedikleri programda ilerliyorlar, projeler ile ilgili fikir veriyorlar, gelecekte kendi şirketlerini kurmak istiyorlar. zorlama yok. kaçırılmak yok. bu bir görsel şov. ve onlar oyuncular. bütün bu olan biten legal. size zorla seks "kasedi" çekilip piyasaya sürülen insanlar sunulmuyor; ki esas bu, bir suç olarak, denetlenen bir şey olmalı. tıpkı çocuğa yönelik cinsel suçların denetlenmesi gerektiği gibi. binalarımıza hırsız girmesini istemiyoruz diye inşaat sektörünü yok etmiyoruz değil mi?

ama gençlerin ve çocukların zihinsel gelişimi? çocuklarınızın önünde kavga etmeyin. onlara cinsel istismarda bulunmayın. kızına sarılan bir baba olun. "oğlum bu müziği niye seviyor" diye bir düşünün. gençlerin eşyalarını izinsiz karıştırmayın. çocuğunuza yalan söylemeyin. onları dövmeyin. fikirlerini sorun. büyüdüklerini idrak edin. bir şeycikleri kalmaz.

ama ahlak? ahlak herkesin kendine ait, "unique" bir olgu. ahlaklı gözüküp tünellerden girerek ortamlara dalan insan! sana diyorum. bu sorunun cevabı klişe bir hal almadan bitsin. fazla kurcalamaya gerek yok bence.

ama kadının seks objesi haline gelmesi? bakın, eğer ki kadının toplumumuzdaki yeri olan "bayan yanı" kavramı ya da erkeklerdeki yersiz "memelere bak karpuz gibi" bakışı pornonun çöküşü ile değişecekse, gidip sasha grey'e bir tane de ben çakacağım (hayır o anlamda demiyorum).

peki ben bir porno filmde oynar mıyım, hayır. sadece tercih meselesi.

bu anlattıklarımı başka bir yönden okumak isterseniz; burada ve burada pornografiye karşı çıkan birkaç yazı var. ayrıca bu yazı da oldukça kapsamlı.

ha bir de şöyle bir şey oldu: geçenlerde bu konu hakkında araştırma yaparken bir wiki sayfası ile karşılaştım. ne yapsam bilemedim açıkçası. kendini aktivist, anarşist, nüdist vs. olarak tanımlayan bir adam, porno wiki'si kurmuş insanlar gelsin özgürce kendi oynadığı amatör porno videolarını koysun, böyle açık bir ortam yaratalım diye ama, kendisi bir yerden başlamış, gerisini getiren olmamış. kendi kendine pornolarıyla takılıyor öyle. ahahah. budur.

sonuç olarak, there will be porn sevgili okuyucu. there will always be.

Çarşamba, Mart 04, 2009

moleskine: the legendary notebook

şurada bilgisayar ortamında kullanabileceğiniz birkaç hayat düzenleyiciden bahsetmiştim. başka ortamlarımız da var oysa ki. ve bu ortam kimi zaman sadece bir planner'ı değil, bir karalama defterini, günlüğü, not kağıdını, seyir defterini gerektirebiliyor.

moleskine defterleri, uzun yıllardır yeryüzünde. hatta pek çok avrupalı düşünür ve sanatkar tarafından kullanıldığı iddia ediliyor. ancak bu defterlerin üretiminde 1986'da bir duraksama olmuş. ve moleskine'nin son üreticisi kepenklerini tamamen kapatmış. ancak 1998'de milanolu bir yayımcı moleskine'i geri getirmiş. ve ardından tekrar tüm dünyaya yayılan bir efsane haline gelmiş. günümüzde bu defterlerin tutkunları var. moleskine'nin sınırsız kişiselleştirilebilme özelliği ve kağıdının yazı ve çizim için ideal olması buna yeterli sebepler olsa gerek. ve eskiden olduğu gibi şimdi de sanatsal bir şeyler var moleskine ile ilgili:


başka örneklerine aratıp ulaşabilirsiniz. ve tabii ki hayatını düzenli tutmak isteyenler için, bu da bir sanat:

"ya defter işte, yazı nereye yazsan yazı değil mi", diyenleriniz olacaktır. tabii ki nereye isterseniz oraya yazın. ancak moleskine hayattaki güzel bir ayrıntı yine de. en basitinden bütün defterlerinin tek tek el yapımı olması bile hoş bir durum.

ve işte tüm bunlar istediğinizi yazın, çizin, paylaşın, saklayın, ve unutmayın diye..

Pazartesi, Ocak 19, 2009

your louis vuitton is real, but you are fake.

bir kadının asla yeterince çantası olmaz. peki. şimdi size işte, bu cümleyle oldukça alakalı bir akımdan bahsedeceğim. mango'da kız arkadaşının yanında bekleyen erkek durumuna düşeceğinizi düşünüyorsanız, haklı olabilirsiniz. hoşçakalın.

etrafta görmüşsünüzdür. kızlar var, kollarında çantaları. kocaman. kol bükülerek göbek hizasına getirilmiş ve devasa çanta kolun dirsek kısmına takılı halde. geçtiğimiz yıl bunu çok gördük. hem de "benim seni öldürebilecek boyutlarda parlak timsah derisi bir çantam var ve beni kızdırırsan onu kullanmak zorunda kalabilirim" alt metni ile neredeyse. ama yine de tamam, bir kadının çantasına koyacak çok fazla eşyası oluyor. yani ben eminim ki, o büyük çantaların bile alamadığı şeyler vardır. ancak bir de alamayacağımız kadar pahalı çantalar var.
mesela, louis vuitton. fena gözükmüyor değil mi? aslında beğeniyorum. ama maalesef çanta olarak kullanılma amacından çoktan çıkmış bir statü simgesi haline gelmiş, tuhaf bir şey olmuş anlayacağınız. nasıl desem, mesela paranız var. ama paranız olduğunu kimseye gösteremiyorsunuz. niyeyse artık... bir louis vuitton takıyorsunuz kolunuza. kapılar açılıyor. ya da diyelim, kariyer sahibi, kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadınsınız ha? tek taşınız bu işte. üzerinde monogram lv desenli, ortalama 3000 dolarlık bir çanta. ya da sadece o an gündemde olan bir şeyler almak istiyorsunuz, çünkü paranız var. of hep aynı noktaya geliyoruz. ha, bir de biraz tuhaf bir insansanız, bu çantaya tutkuyla bağlanabilirsiniz. japonlar, yeni sezon ürünleri geldiğinde bir gece öncesini mağazanın önünde yatarak geçiriyorlar neredeyse. onlar için ayrı, özel bir mağaza bile açılmış.

yer edinmiş pek çok marka gibi, herhalde dünyada sahte çanta üretimine en çok fikir vermiş markalardan biri bu ayrıca. öyle ki, artık google reklamlarında bile yer alan, taklit çanta satıcıları yüzünden hukuki yollara başvurmuş firma. hatta bazı konularda biraz daha alıngan davranıp, britney spears'in bir video klibinde otomobilinin panelini louis kanvazı ile kaplatmasını, şirket itibarını zedelemek ve sahtecilik başlığı altında değerlendirmiş. kazanmış tabii ki. türkiye de bu markanın sahteciliğinde önde gelen ülkelerden biri.

ancak tabii sahte bir louis benim de itibarımı zedeler diyorsanız, birkaç noktaya dikkat ederek mutlu olabilirsiniz. öncelikli olarak bir louis vuitton çantada lv logosu bir düğme altında, dikiş kenarında yarım olarak kalmaz, mümkün oldukça tam olarak görülür ve eğik olmaz. çantanın tüm düğmeleri ve fermuar vs. gibi çoğu aksesuarı da ayrıca lv damgalıdır. dikiş sayılarına gelince, çantadaki tüm dikişler simetrik değilse ve iki tarafında eşit sayıda bulunmuyorsa, o da olmuyor. ayrıca biri size gelip "10 dolara amerika'dan getirttim abla, orijinal" diyorsa, boşuna inanmayın, en ucuz modeller sanırım 400 dolar civarında. bunun yanında, bu çantaların açık renk sapları kullandıkça renk değiştiren bir yapıya sahip. aldınız, kullan kullan aynı renk.. olmamış demek ki. bu gibi şeyler işte.

peki bütün bunları neden anlattım? aslına bakarsanız şu an ben de tam olarak bilmiyorum. kadın olmanın verdiği önlenemez bir çanta tutkusu mu, yoksa genel olarak insan olmanın verdiği para ile olan bitene bir anlam verememe durumu mu..

püf. bu resme dikkatli bakınca, sanırım ikincisi..

Salı, Aralık 23, 2008

pj harvey - maniac

pj harvey - maniac * download

bir adam gerek aşk getirsin, şarkı söyletsin. bir adam gerek diyorum! kraliçe gibi hissettirsin. tanrının gözlerine kadar çıkarsın diyorum! şeytanı dudağından öptürsün. ahaha.. bir adam gerek, beni inletecek. beni kötü biri yapacak. bir adam gerek. beni yavaşça.. beni çıldırtacak. beni tanrının gözlerine götürsün diyorum! ve şeytanı dudağından öptürsün. terk etsin (ah hayır hayır hayır..). bir adam gerek, kalbi taştan. annesi kaltak. bir adam gerek, kalbi taştan ve koyu siyah. kalbi taştan, annesi kaltak, kalbi hastalıklı ve en koyusundan siyah. m-a-n-y-a-k, biri gerek.

beyler annenizi karıştırdığım için kusura bakmayacaksınız artık. ağzı bozuk bu kadının.

Perşembe, Aralık 18, 2008

kate bush - get out of my house

this house is as old as i am
this house knows all i have done
they come with their weather hanging 'round them
but can't knock my door down

with my key i... (lock it)!

this house is full of m-m-my mess
this house is full of m-m-mistakes
this house is full of m-m-madness
this house is full of, full of, full of fight


kate bush - get out of my house * download

yüce insan kate bush bu şarkıyı the shining üzerine yazmış.
korkuyor insan..

Cuma, Aralık 12, 2008

polis kavramı ve protestolar: yunanistan vs. türkiye

yunanistan'da olaylar sürüyor. sebebi nedir, 15 yaşındaki bir gencin polis kurşunu ile hayatını kaybetmesiyle bardağın taşması. günlerdir; isyan eden kalabalığı, yakılan kamu binalarını, birbirlerine taş atan insanları, gösterileri izliyoruz. maddi hasar ciddi bir boyuta ulaştı. bir süre protestolar karşısında engelleyici davranmayan yönetim ise, şu an hakimiyeti tekrar nasıl ele geçirebileceğinin planlarını yapıyor. erken seçim kabul edilmedi. güvenlik güçlerinin ele geçirilen lise ve üniversitelere müdahale etme yetkileri yok. türkiye ana haber bültenlerinden birinin spikeri bunu duyunca çok şaşırdı. görmemişiz ki. bu arada mecliste ölen gencin anısına yapılacak genel bir törenin ortamı yumuşatacağı beklentisi vardı en son. nereye gider bilmiyorum. tamam, şimdi olayın yunanistan boyutunu anladık. gergin.


ancak benim kafamdaki haber akışında türkiye'den de haberler var tabii ki. antalya'da polisin dur ihtarına uymadığı için boynundan vurularak öldürülen 18 yaşındaki genç gibi. gaspa teşebbüs gibi ciddi ancak kanıtlanamamış bir nedenle yine, istanbul'da polis tarafından vurulup felç geçiren ve ölüm tehlikesi olan 19 yaşındaki genç gibi. istanbul'da küfür ettiği gerekçisiyle polis tarafından öldürülen 22 yaşındaki genç gibi. bunlar sadece 30 saniyelik bir google aramasıyla karşımıza çıkan ilk örnekler. bir de tabii geçen günlerde yaşadığımız, polis kılığında tecavüz vakası vardı. bu son olayda suçlanacak kişi tabii ki direkt olarak polis değil. ancak ülkemizde akıllarda yer alan polis kavramıdır. bu tecavüz olayında elini kolunu sallayarak, güvenliği döverek bir kadını kaçıran sözde polis ekibinin etraftaki müşteri ve çalışan kalabalığı tarafından kabullenerek izlenmesi biraz korkutucu değil mi?

bu arada, olaylar avrupa'da yayılıyor. gelişmeleri kanepemden bildirdim.

Önceki Kayıtlar